cem adrian desin?
hayat...
kebabcici değil Ćevapčići o sevgili arama motorundan gelen arkadaşlar, lakin nasıl yapılır bilmiyorum. sırp ev arkadaşım 2 yıl boyunca yapsana bize bi Ćevapčići, yapmıyorsan annen yapsa ya, olmadı balkan-marketlerden alsana şeklindeki laflarımı imalarımı sadece şaka olarak algıladı maalesef. insanlığa karşı sinirimin tavan yaptığı şu anda
tek bildiğim ekmek yok karbonat mı ne var , galiba karışık et var , soğan var baharat var diyip sinirimi ondan çıkarmadan konuyu/yazmayı kapatmak belki de en iyisi...
"Hayat ben vazgeçtim! "
Sunday, October 17, 2010
Thursday, September 30, 2010
isviçre'den geçerken
geçiyor isviçre camdan
güneşli bir akvaryumdan
geçen bir balık gibi,
çok renkli bir balık.
bakıyorum vagonumdan
kederli
alaycı
öfkeli biraz da alık
bakıyorum vagonumdan
not alıyorum
isviçre üstüne doğru yanlış bildiklerimi
gördüklerime katarak
hava ne soğuk, ne sıcak,
burda her şey böyle galiba, gülüm
ne soğuk, ne sıcak,
ne serin, ne ılık
ayarlı bir saat
markası ünlü bir kol saati…
isviçre oyuncak bir memleket
dev dağlarla karışık.
dev dağlar gülüm,
çocukluğumun dağları
tobler çikolatasının.
uzaklardan gelen sütlü bir tat ağzımda
ve çocukluğumu hatırlamanın kederi
düğümlendi boğazımda.
ve işte göller, gülüm,
turist dergilerinin kapak gölleri,
kaymak kağıt üstüne pırıl pırıl,
telleri, duvakları, yalçın yamaçlarıyla,
şaşırıyorsun baskının güzelliğine.
isviçre, bir yandan da, gülüm,
benziyor yastık yüzüne,
çivitli, ütülü, danteleli,
yeni de geçirilimiş
yani bir insan başının ağırlığı
çukurlaştırıp kırıştırmamış henüz.
isviçreyi, bilirsin, gülüm,
dilsiz kasası, derler,
bir yerlerden, bir şeylerden kaçırılan paraların.
bir de gülüm,
casuslarla boz inekler işi var.
sere serpe gelişmiş inekler casuslar,
isviçre tarafszlık cennetine girdi gireli.
casuslar boy boy
ve çeşitli milletlerden olmalı
ama hepsi bir boy boz ineklerin
hepsi isviçreli
fransaya yaklaşıyoruz .
karşımda bir kız
polis romanı okuyor.
güneş, pembe derisini hafifçe soymuş,
at kuyruğu saçları yapağıdan,
gözlerinde tatlı tatlı gökyüzü,
wilhelm tell elmayı yanaklarına koymuş
bakıyorum isviçreye vagonumdan,
şehirleri cansıkıcı olmalı
belki sanatoryomları eğlencelidir.
yaşamak ister miydim
şu gördüğüm yerlerde
şu saygıdeğer adamların arasında
doksanımdan sonra belki…
niye böyle şeyler yazdım isviçre için?
belki kıskandığımdan
kanlı çölün ortasındaki küçük bahçeyi
çiçekleri küçük bahçenin,
çiçekleri biraz da,
çölde akan kanımızla sulanmadı mı?
sulanmıyor mu?
ve rahat, karlı gecelerinde isviçrenin
yıldızları biraz da
göz yaşlarımızla yıkanıp yanmıyor mu?
girdik fransaya, gülüm,
değişti evler, hava, adamlar.
işte kıvır kıvır
körpe kıvırcık salata gibi,
yıkanmamış, hatta çamurlu,
fransa toprağında bahar…
mayıs 1958
n. h.
daha da bir şey diyemem sanırım isviçre üzerine. denilecekler denmiş bir şiirle. üstelik sadece trenle fransaya geçerken.
Wednesday, September 29, 2010
cenevre pembesi
valla bak... var böyle bir renk.. var bu renkte bir şehir, dağlarında pembe inekleri sularında da asil kuğularıyla...
Friday, September 3, 2010
arada kaldım tam arada
" yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır."
"ne vakit bir yabancı bir başka yabancıyla ikisine de yabancı olan ortak bir dilde sohbet etmeye kalksa, konuşmalarının en iyi tarafı budur işte. içlerinden biri bir kelimeyi bulamadığında, öteki de bulamaz nasıl olsa."
gibi... ama daha da eğlencelisi kitabın, üstelik türkçe versiyonunun pestalozzi de önümde belirivermesidir. isim olayı benim de acımdır...
Subscribe to:
Posts (Atom)
